Nihayet,yıllardır hayalini kurduğum,sebebini bilmediğim bir şekilde beni kendisine çeken Saraybosna'yı görme mutluluğunu yaşadım.Sebebini bilmediğim şekilde desem de 1990'lı yılların başında yaşanan Bosna Savaşı ile bir bağ kurulmuştu aramızda.O yıllardaki, savaşın trajedisini gösteren görüntüler hala hafızamdadır.
Balkanların tarihi ne yazık ki hep kan ve gözyaşı ile yazılmıştır.Bitmek bilmeyen savaşlar,sürgünler ve göçler bu güzel topraklardan hiç eksik olmamıştır.Bunların sonuncusu 1992-1995 yılları arasında Bosna'da yaşanmış onbinlerce insan ölmüş, yüzbinlerce insan göç etmek zorunda kalmıştır.
Bu savaş imzalanan Dayton Anlaşmasıyla son bulmuş,etnisiteye dayanan iki devletcik (Bosna Hersek Federasyonu ve Sırp Cumhuriyeti) ve (ülkenin kuzey ve dogusunda bulunan) Sırp Cumhuriyetinin toprak bütünlüğünün önüne geçmek için kurulmuş olan Brcko Özerk Bölgesinin oluşturduğu bir devlet ortaya çıkmıştır..
Her ne kadar devlet kurulmuş olsa da karmaşık yönetim biçimi ile buralarda suların durulduğunu söylemek dogru olmaz.Bu konu ile ilgili BBC Türkçe servisinin hazırladığı Geleceğini Arayan Ülke:Bosna Hersek isimli çok güzel bir dosya var merak edenler bakabilirler.
Ne içindeyim zamanın,
Ne de büsbütün dışında;
Ne de büsbütün dışında;
Saraybosna'nın ünlü Başçarşısını dolaşırken ise Ahmet Hamdi Tanpınar'ın şiirinin ilk dizeleri aklıma geldi.Evet Saraybosna Başçarşısıyla, Gazi Hüsrev Bey Camisinin Vakfiyelerinin oluşturduğu ahşap kepenkli, önünde oturma tahtalarının bulunduğu şirin dükkanları, taş döşeli sokakları, Latin Köprüsü ve tramvayları ile bu zamanın dışındaydı.Ama bütün bunlardan sadece birkaç adım uzaklaştıktan sonra modern zamanların tapınakları olan alışveriş merkezleriyle ve gökdelenleriyle tam da bu zamanın içindeydi.
Başçarşıda dolaşırken her ne kadar Sultanahmet'e benziyor diye düşünsem de hemen o anda böyle bir benzetme yaparak Saraybosna'ya haksızlık etmiş olduğumu farkediyorum.Ne yazık ki bizde, bir yerde turizme dair birşey görülmesin, tamamen ranta yönelik girişimlerle var olan doku mahvedilir.Asıl olan, ''var olanı olduğu gibi korumak'' olmaz.Burada ise belki ekonomik şartlar nedeniyle pek çok şeyi ilk halleri ile görmek mümkün diyeceğim ama İstanbul'da 400 yıllık Mimar Sinan Camiisinin pencerelerinin PVC pencere ile restore edildiğini gördükten sonra sadece ekonomik zorunluluğa bağlamakta hata olur.
Bakırcılar çarşısında gezerken ise çekiç sesleri bize eşlik ediyor.Camilerden gelen ezan sesleri ile kiliselerin çan sesleri birbirine karışıyor.
Başçarşıdan çıkıp Ferhadiye Caddesinde yürürken ise az ileride bir meydanda insanların satranc oynaması dikkatimizi çekiyor.Caddenin sonunda ise 2.Dünya Savaşında ölenlerin anısına 1946 yılında yapılmış sönmeyen ateş anıtı var.
Saraybosnada gördüklerimiz sadece güzellikler değil ne yazık ki şehri çevreleyen tepelere yapılmış olan mezarlıklar ve mezar taşlarındaki doğum ve ölüm tarihleri savaşın acımasızlığını bir kez daha anlatıyor bize.
Ve Miljacka,güzel Bosna'nın güzel nehri.
Biliyoruz ki sen olmasaydın bu şehirde olmazdı.Şehrin içinden bir gelin gibi süzüle süzüle akışını,yeşil başlı ördeklerini ve şirin köprülerini görmek için bile tekrar tekrar gelinir bu şehre.
Köprülerden en ünlüsünü,1.Dünya Savaşının çıkmasına neden olduğu söylenen olayın yaşandığı Latin Köprüsünü yine burada görmek mümkün ayrıca köprünün yanındaki müzede o zamana ait görüntüler görülebilir.
Mostar,
Saraybosna'dan Mostar'a gidene kadar muhteşem bir manzara bize eşlik ediyor.Yolun iki tarafında dağlar, yola paralel akan Neretva nehri ve etrafına kurulmuş köyler kasabalar.İnsana bir şey kaçırmamak için ne tarafa bakacağını şaşırıyor.Evlerde hummalı bir kış hazırlığı var ya odun kırıyorlar yada odun taşıyorlar.Onları öyle görünce kış mevsiminin buralara çok yakışacağını düşünüyorum.
Bu yolun sonunda Mostar Köprüsü tüm bu güzelliklerin taçlandırılmış hali gibi karşımızda duruyor.Neretva nehri kıvrıla kıvrıla akıyor ve burada da yeşilbaşlı ördekler.Mostar da camileri ve kiliseleri ile Boşnaklara,Sırplara,Hırvatlara ev sahipliği yapıyor. Saraybosnadaki gibi evlerdeki kurşun izleri hala duruyor bazı duvarlarda savaşta ölen insanların isimleri yazıyor.Köprü savaşta yıkıldıktan sonra 2004 yılında yeniden yapılıp şehrin iki yakasını birleştirse de savaştan sonra şehrin en yüksek kesimine dikilen devasa haç, halkların birleşmesinin çok kolay olmayacağını bize gösteriyor.
Güzel ülkenin güzel insanları için insallah hayat şiirin devamındaki gibi gelişir.
Başım sükutu öğüten
Uçsuz bucaksız bir değirmen;
İçim muradına ermiş,
Abasız, postsuz bir derviş.
