18 Kasım 2013 Pazartesi

Hayale Yolculuk:Saraybosna


Nihayet,yıllardır hayalini kurduğum,sebebini bilmediğim bir şekilde beni kendisine çeken Saraybosna'yı görme mutluluğunu yaşadım.Sebebini bilmediğim şekilde desem de 1990'lı yılların başında yaşanan Bosna Savaşı ile bir bağ kurulmuştu aramızda.O yıllardaki, savaşın trajedisini gösteren görüntüler hala hafızamdadır.
Balkanların tarihi ne yazık ki hep kan ve gözyaşı ile yazılmıştır.Bitmek bilmeyen savaşlar,sürgünler ve göçler bu güzel topraklardan hiç eksik olmamıştır.Bunların sonuncusu 1992-1995 yılları arasında Bosna'da yaşanmış onbinlerce insan ölmüş, yüzbinlerce insan göç etmek zorunda kalmıştır.
Bu savaş imzalanan Dayton Anlaşmasıyla son bulmuş,etnisiteye dayanan iki devletcik (Bosna Hersek Federasyonu ve Sırp Cumhuriyeti) ve (ülkenin kuzey ve dogusunda bulunan) Sırp Cumhuriyetinin toprak bütünlüğünün önüne geçmek için kurulmuş olan Brcko Özerk Bölgesinin oluşturduğu bir devlet ortaya çıkmıştır..

Her ne kadar devlet kurulmuş olsa da karmaşık yönetim biçimi ile buralarda suların durulduğunu söylemek dogru olmaz.Bu konu ile ilgili BBC Türkçe servisinin hazırladığı Geleceğini Arayan Ülke:Bosna Hersek isimli çok güzel bir dosya var merak edenler bakabilirler.

Ne içindeyim zamanın,

Ne de büsbütün dışında;


Daha uçağın camından aşağıya baktığımızda gördüğümüz yemyeşil dağlar, dağların oluşturduğu vadilerden akan nehirler ve nehirlerin etrafına konumlanmış şirin köyler bizi büyülemeye yetmişti.

Saraybosna'nın ünlü Başçarşısını dolaşırken ise Ahmet Hamdi Tanpınar'ın şiirinin ilk dizeleri aklıma geldi.Evet Saraybosna Başçarşısıyla, Gazi Hüsrev Bey Camisinin Vakfiyelerinin oluşturduğu ahşap kepenkli, önünde oturma tahtalarının bulunduğu şirin dükkanları, taş döşeli sokakları, Latin Köprüsü ve tramvayları ile bu zamanın dışındaydı.Ama bütün bunlardan sadece birkaç adım uzaklaştıktan sonra modern zamanların tapınakları olan alışveriş merkezleriyle ve gökdelenleriyle tam da bu zamanın içindeydi.

Başçarşıda dolaşırken her ne kadar Sultanahmet'e  benziyor diye düşünsem de hemen o  anda böyle bir benzetme yaparak Saraybosna'ya haksızlık etmiş olduğumu farkediyorum.Ne yazık ki bizde, bir yerde turizme dair birşey görülmesin, tamamen ranta yönelik girişimlerle var olan doku mahvedilir.Asıl olan, ''var olanı olduğu gibi korumak'' olmaz.Burada ise belki ekonomik şartlar nedeniyle pek çok şeyi ilk halleri ile görmek mümkün diyeceğim ama İstanbul'da 400 yıllık Mimar Sinan Camiisinin pencerelerinin PVC pencere ile restore edildiğini gördükten sonra sadece ekonomik zorunluluğa bağlamakta hata olur.
Bakırcılar çarşısında gezerken ise çekiç sesleri bize eşlik ediyor.Camilerden gelen ezan sesleri ile kiliselerin çan sesleri birbirine karışıyor.
Başçarşıdan çıkıp Ferhadiye Caddesinde yürürken ise az ileride bir meydanda insanların satranc oynaması dikkatimizi çekiyor.Caddenin sonunda ise 2.Dünya Savaşında ölenlerin anısına 1946 yılında yapılmış sönmeyen ateş anıtı var.

Saraybosnada gördüklerimiz sadece güzellikler değil ne yazık ki şehri çevreleyen tepelere yapılmış olan mezarlıklar ve mezar taşlarındaki doğum ve ölüm tarihleri savaşın acımasızlığını bir kez daha anlatıyor bize.


Ve Miljacka,güzel Bosna'nın güzel nehri.
Biliyoruz ki sen olmasaydın bu şehirde olmazdı.Şehrin içinden bir gelin gibi süzüle süzüle akışını,yeşil başlı ördeklerini ve şirin köprülerini görmek için bile tekrar tekrar gelinir bu şehre.

Köprülerden en ünlüsünü,1.Dünya Savaşının çıkmasına neden olduğu söylenen olayın yaşandığı Latin Köprüsünü yine burada görmek mümkün ayrıca köprünün yanındaki müzede o zamana ait görüntüler görülebilir.

Mostar,


Saraybosna'dan Mostar'a gidene kadar muhteşem bir manzara bize eşlik ediyor.Yolun iki tarafında dağlar, yola paralel akan Neretva nehri ve etrafına kurulmuş köyler kasabalar.İnsana bir şey kaçırmamak için ne tarafa bakacağını şaşırıyor.Evlerde hummalı bir kış hazırlığı var ya odun kırıyorlar yada odun taşıyorlar.Onları öyle görünce kış mevsiminin buralara çok yakışacağını düşünüyorum.



Bu yolun sonunda Mostar Köprüsü tüm bu güzelliklerin taçlandırılmış hali gibi karşımızda duruyor.Neretva nehri kıvrıla kıvrıla akıyor ve burada da yeşilbaşlı ördekler.Mostar da camileri ve kiliseleri ile Boşnaklara,Sırplara,Hırvatlara ev sahipliği yapıyor. Saraybosnadaki gibi evlerdeki kurşun izleri hala duruyor bazı duvarlarda savaşta ölen insanların isimleri yazıyor.Köprü savaşta yıkıldıktan sonra 2004 yılında yeniden yapılıp şehrin iki yakasını birleştirse de savaştan sonra şehrin en yüksek kesimine dikilen devasa haç, halkların birleşmesinin çok kolay olmayacağını bize gösteriyor.

Güzel ülkenin güzel insanları için insallah hayat şiirin devamındaki gibi gelişir.
Başım sükutu öğüten
Uçsuz bucaksız bir değirmen;
İçim muradına ermiş,
Abasız, postsuz bir derviş.


8 Mayıs 2011 Pazar

KANAtıLan İSTANBUL

Sayın Başbakan çılgın projesini açıkladı ve yine herzamanki gibi takım tutar gibi parti tutan ülkem vatandaşının Akp'ye sempati duyanların geneli projeyi tartmadan, üzerinde düşünmeden Akp hükümeti yapıyorsa hele birde bu Başbakanın ağzından açıklanıyorsa bunda hiçbir hata yoktur diyerek avuçları patlayıncaya kadar alkışlamaya başladılar.Karşı çıkanları ise vatan hainliğine kadar giden bir dille suçluyorlar.
Karşı çıkanların dayandığı nokta ise Akp ne yaparsa yanlış yapar.Halbuki karşı çıkışlarının altını biraz doldurabilseler en azından destek bulacaklar.Ama siz itiraz noktanızı getirip bütçe, maliyet gibi maddiyata veya uluslararası antlaşmalara aykırılığına getirirseniz kusura bakmayın ama bu kanal yapılır ve sizde vay be dersiniz.
Ne yazıkki günlerdir konuşuyorsunuz ama yapılsın diyenlerde yapılmasın diyenler de aynı noktadasınız.Hiçbirinizin İstanbul'a verilecek zararla ilginiz yok.Çünkü sağınızında, solunuzunda, tek bir ölçü birimi var; çıkarınız.
Kimsenin umurunda değil,projenin geçecegi iddia edilen Çatalca(bu ayrı bir konu, yer gizli tutuluyormuş rant olmasın diye aksine gizli olanda rant olur)ki İstanbul'un son 50 yıldan elinde kalan son yeşil rengidir.İstanbul'un uydu görüntülerine bakarsanız görebilirsiniz.Asıl yapılması gereken, milyarlarca liranın harcanması gereken, kalan son yeşil rengi nasıl koruyacağımızdır, çocuklarımıza nasıl bırakacağımızdır.Ama bırakın korumayı, projenin sunumunda kullanılan görsel dökümanlarda bile ağaç yok.
Son 50 yılda tarihinde olmadığı kadar derbeder edilen İstanbul'a bu kötülüğü yapma hakkını nereden buluyorsunuz?3.Köprü projesiyle kuzeyini bitirmeyi ant içmiştiniz kanal İstanbul ile İstanbul'u haritadan sileceksiniz.
Projede bilmem kaç tane konut varmış peki o konutlarda oturan insanları nerede çalıştırmayı düşünüyorsunuz var mı bir çalışmanız?Bu şehri daha ne kadar cazip hale getireceksiniz?
Sayın Başbakan Lütfen yapmayın buraya harcayacağınız milyarlarca lira ile bu ülkenin tarımına yatırım yapsanız inanın çok daha faydalı bir iş yapmış olursunuz.Dolaylı olarak aşığı olduğunu iddia ettiğiniz İstanbul'a en büyük hizmeti yapmış olursunuz göçü durdurarak.
Madem İstanbul aşığısınız sorarım size ;bir aşık maşuğunun kalbine hançer saplayabilir mi?O hançeri saplarsa bunun adı aşk mı olacak, cinayet mi olacak?
Lütfen İstanbul'a birde Aşık gibi bakmayı deneseniz?Aşık gibi bakmazsanız, rüyalarında İstanbul'u fetheden Fatih Sultan Mehmet Han,geldikleri gibi gidecekler diyen Mustafa Kemal,gözleri kapalı İstanbul'u dinleyen Yahya Kemal ve niceleri ahirette sizi bulacaklardır.Bu kötülüğü kendinize yapmayın..

9 Şubat 2011 Çarşamba

Asgari Hayatlar

Necdet Tanışma (30) eşi iki aylık hamile ,iki gün önce asgari ücretle işe başladı.
Aydın Çapraz(35) iki çocuk babası.
Aydemir Çapraz (32) bir çocuk babası.
Abdullah Karakulak(50) işçi emeklisi üniversiteye giden oğlunu okutmak için asgari ücretle çalışıyor.
Hüseyin Yıldız(24)
Ali Yiğit, tornacı, iki çocuk babası.
Abdulkadir Kurt(42) asgari ücretle çalışıyordu.

Ostim'de elim olayda hayatını kaybedenlerden bazısının hayatları böyleydi.Hepsinin hayalleri vardı.Birisi doğacak çocuğu için ücretinin asgarisini düşünmeden azami güzelliklerin hayalini kuruyordu.Birisi çocuğunun başarı dolu karnesinin gururuyla çalışıyor bir diğeri oğlunun üniversiteye girmesini anlatıyordu gururla arkadaşlarına öyle ya bu ülkede üniversiteye girmek kolay bir işmiydi ?Ama onun oğlu başarmıştı işte ne güzeldi olsun varsındı o biraz daha fazla çalışsındı yeter ki oğlu okusundu zaten onun için kalkıp gelmemişmiydi büyük şehre sadece çocukları okusun ve onun gibi olmasınlardı onların hayatı güzel olsundu.Belki bir diğeri evlilik hazırlığı yapıyordu.Ama hepsi bir anda yok oldu hayatları ve hayalleri.Belkide onlar hiç yoktular.
Sadece olay Ankara'da olduğu için televizyonlar yayınlarını keserek verdi ölüm haberlerini, sadece ölümleri ile manşet olabildiler gazetelere.Oysa ki bu ülkede hiçbir zaman alamadıkları emeklerinin karşılığıyla manşet olamadı bu insanlar.Sabahın alacakaranlığından geceyarılarına kadar asgari ücret denen 655TL için çalışmalarını kimse sorgulamadı.Dört kişilik bir ailenin açlık sınırının 870TL, yoksulluk sınırının 2875TL olarak açıklandığı bu ülkede 655TL'lik asgari ücretle nasıl yaşamlarını idame ettirdikleri gerçegine kimse mikrofon uzatmadı,kimse kalem oynatmadı.Çünkü onlar ve onlar gibi milyonlarcası bu ülkede sadece nüfus sayımında ve seçim gününde varlar.Onlar yaşamlarıyla ödediler başkalarının ihmallerinin bedelini.Diğer milyonlar bütün bu düzene karşı yaşamaya çalışacaklar asgari ücretlerini, kuracakları azami hayalleri ile süsleyerek!!

11 Haziran 2010 Cuma

Merhaba,

Bazen bir konu hakkında fikirlerimi belirtmek için,kimi zaman sevinçlerimi,kimi zaman anlamsızlıklarımı, kimi zamanda öfkemi paylaşmak için yazacağım.Paylaşmak derken belki kimse okumayacak,belki yazacaklarım hiçbirşeyi degiştirmeyecek ama yinede yazmaya çalışacağım fırsat buldukça.Tek desturum çok eski bir Latin atasözünün dediği gibi ''Söz uçar yazı kalır''....